Küfür.

Küçük bir çocukken saygıya inanılmaz önem gösterirdim. Sevmediğim uzak akrabamız Arife Abla’nın (zorla elini öptürürdü) çayına suyuna tükürmek dışında kimseye en küçük bir münasebetsizliğim olmamıştır. El bebek gül bebek büyüdükten, belirli bir saatten sonra uyduktan ve yapılacak tek sosyal aktivite benim gibi saksıda yetişmiş arkadaşlarımla çimlerde street fightercılık oynamak olduğundan, belirli zaman aralıklarıyla karşılaştığım “gerçek dünya”ya dair yaşam fonksiyonları beni her daim şok ederek aslında bu dünyaya ait olmadığımı ta o zamanlar yüzüme vurmuştur.
Hiçbir zaman tam bir insan evladı olduğumu savunmuşluğum yoktur, herkes gibi eksikliklerim ve öne çıktığım alanlar mevcut. Ama hayata istenilenden biraz daha farklı bakıyordum küçüklükten beri, bu durum hala da pek değişmiş değil. Dediğim gibi, küçükken saygıda kusur etmezdim. Ancak, ne zaman okul hayatı başladı, işte o zaman gerçek hayat kara delik misali beni yutmaya başladı yavaş yavaş.

İlkokulun ilk günü, “bakınız-anlatınız” kitapları, adaptasyon, öğretmen, plastik fasulyeler, beslenme çantaları, leş kokulu suluklar, altına sıçan arkadaşlar, bok temizlemekten boka dönüşmüş hademe suratları… Tıpkı askerlik gibi sancılı bir süreçten geçtikten sonra iyiden iyiye bu dünyayı kabullenmeye başlıyordum ancak yine de bulunduğum bu yabancı ortama saygı göstermeye, arkadaşlarımla sevecen konuşmaların, elimi arkadaşımın omuzuna atıp “hadi top oynayalım” şirinliğinin aslında bu dünyada kabul edilemez bir “yavşaklık” olduğunun şimdi bilincine varıyorum.

Yine böyle bir okul günü sonunda, evin o klasik akşam saatleri. Bakınız-anlatınız kitaplarındaki “Türk Aile Yaşamı” temalı kısa hikayelerden çok daha farklı ve acımasız bir hayat, dışarda o kitaplardaki gibi yaşıyor tüm arkadaşlarım sanki, kimsenin babası içip kavga çıkarmıyor, herkesin babası masa başında, bir müdür, bir patron gibi harika yaşamlara sahip, anne bütün gün birbirinden güzel yemekler yapıyor, oğlunu-kızını seviyor, onlara masallar anlatıyor. Vay diyorum, yav diyorum. Ama tam olarak o zamanlar ne düşündüğümü hatırlamıyorum. Yine de şimdikinden farklı değildir galiba, hala insanların çok zengin bir hayat sürdürdüklerini ve sevgililerinden ayrılmak dışında pek bir sorunlarının olmadığı fikrindeyim, bencilce evet. Veya ben çok mızmızlanıyorum, bilemem.

O akşamlardan birinde, kitaplardan çok daha farklı bir aile içerisinde ağzımdan “lan” şeklinde bir ses çıktı bilinçsizce, 6 yaşına kadar saksıda yetişip meyvesini veren çiçek gibiydim. Annem, sanki ilk defa konuşmayı öğrenip “anne” diyen bir bebekmişim gibi heyecanla, fakat sevinç değil, öfkeyle fırladı burnumun dibine, “ne dedin?.. bir daha duymak istemiyorum o lafı güzel oğlum, lan diy eşeklere denir.”

Geçirdiğim o şoku hiçbir şekilde size tasvir edemem dostlarım, dalga geçmiyorum. Akranlarım o yaşlarda porno kültürü üzerine master yapmışken, ben evde ilk defa “lan” dediğim için annemden azar işitiyordum. Annemden öğrendiğim bu bilgiyi beynimin “unutulmayacak” klasörlerine kaydederek yatağıma uzandım ve annemin o aklımdan çıkmayan sözlerini tanrının buyruğu gibi ezberledim, bir melek yatağımın başucuna gelerek “sen küfür nedir bilmezdin, daha geçen yaza kadar köydeki deli birgül sana ’seni s*kerim’ dediği zaman ağlayarak annene koşup ‘anneee birgül beni s*ktiii’ diyen bir çocuktun, ayıp, hiç yakıştıramadım” demişti. Durmadan aynı şeyleri düşünmeye başladım, ne demek oluyordu ki? Sik, sikmek, sikerim, sikicem, lan, lun? Neydi tüm bunlar?

O sabah, sanki yeni piyasaya çıkan bir dinin kutsal misyoneri ve peygamberi gibi içimde kedi kıpırtısıyla çıktım yola. Herkes öğrenmeliydi gerçeği, kimse kimseye hakaret etmemeliydi. Bu zorlu görevi omuzlarıma yükleyerek heyecanla bıcır bıcır koşturmaya başlamıştım, arkadaşlarımı uyarmalıydım, dünya, o “bakınız-anlatınız” kitaplarındaki gibi olmalıydı, gözümdeki resim hala öyledir.

Bir tenefüs esnasında adını hatırlamadığım, o dönemin Fenerbahçeli sarışın-yabancı kalecinin dün akşamki maçta nasıl kurtarışlar yaptığından bahsediliyor, bense fenerbahçeli olmadığımdan, kibar bir insan olarak sadece arkadaşlarımın o heyecanını izlemekten hoşlanıyordum, aralarına katılabileceğim bir kaç küçük yorum da etkili olabiliyordu. Dışlanma korkusu çok kötü bir şeydi.

“Amınagoyim nasıl kurtarmıştı di mi lan” sözünü duyduğum an, Hulk gibi yeşererek devleşmiştim, “amınagoyim” sözünü ilk defa duyduğum için anlamını merak etmek için bile kendime zaman tanımamıştım ve “Lan deme!.. Lan diye eşeklere deniyormuş!..”
Kafasına saksı düşmüş kendi halinde bir vatandaş gibi kararmıştı ortalık sanki o an. Arkadaşlarım ve etrafımdaki diğer öğrenciler, tam olarak şu ifadeyle bakıyorlardı yüzüme:

Tek bir kelime bile etmeden süren bu bakışlar sonrasında, arkadaşlar toplu bir halüsinasyon gördüklerini düşündüklerinden olacak ki, bir anda kendilerine gelerek kaldıkları yerden “amınagoyim” bağlacı ile beraber sohbetlerine karşılıklı olarak devam etmeye başladılar.

Bense, dünyanın hiçbir zaman kafamda kurduğum o “bakınız-anlatınız” kitaplarındaki gibi olmayacağına kanaat getirdikten sonra önümdeki taşı tekmeleyerek okulun etrafında tur atmaya başladım. Bir kaç turdan sonra okul önündeki öğretmenlerden biri beni yanına çağırarak elindeki fındıkları uzattı “al şunları oğlum”. Heyecandan yüreğim titriyordu ama kibarlıkta ve nezaketten ödün vermemeliydim “hayır teşekkür ederim” diyerek “hıh” diye tabir edilen surat ifadesine büründüm. “Oğlum, alsana şunu” diyerek ısrar edince avuçlarımı açtım ve teşekkür etmek için başımı kaldırdım, öğretmen duvar dibindeki çöp kutusunu işaret ederek “bak ordaki çöpe dök” buyurdu. Arkamı döndüm ve hiç çaktırmamaya çalışarak avucumun içine baktım, tüm fındıkları yiyerek kabuklarını bana döktürüyordu. Öfkeden deliye dönmüştüm ama edecek küfür bilmiyordum. “Lan… Lan!.. Lan..” diyerek kendi kendime sayıkladım sadece.

Ama şimdi siz de çok iyi biliyorsunuz ki küfür benim her şeyim artık, küfür ve öfke gereklidir, ağız bozukluğu iyidir. Sizlerden, o yaşlarda hayatı “bakınız-anlatınız” kitaplarına dönüştürmeyi başaramadığım için özür diliyorum amına koyim.

O öğretmene küfür etmek istiyorum ama kendisine uygun bir küfür hala bulamadım, sanırım ona küfür edemeden öleceğim.

Karbon Şekeri.

İnternetten uzak kaldığım bu süre zarfında çok garip şeylerle karşılaştım. Bana zamanında “dava açacağım, yazdığın yazıyı kaldırmazsan” diyip sonra gtalk’ta “hakkını helal eder misin?” gibi bir söz söyleyerek geri vitesin allahını yapan, düşünce blogunda “abi” leri gibi yobazlık yapan bir yavşak vardı. Birparcahuzun adlı blogu boş bulup kendi kayıt altına alıp iyiliğe adadığını söylemiş. Ben buraya yazıyı yazdığımda tehtitler bilmemneler hepsi boş çıkmıştı, blogumdaki yazıyıda kaldıramamıştı, kendi de rezil olmuştu. Şimdi salak salak şeyler yapıyor sosyal medyada. Bi de dergi çıkarıyor, blog/internet dergisi adı altında islam dergisi. ZAMAN reklamları falan, haha çok komik lan. Muhtemelen “7.4 yetmedi mi?” diyen zihniyet bu zihniyet, evet kesinlikle. İsmini söylemeyeceğim, zaten yukardaki görselde kim olduğunu tanıdınız. Bu arkadaşın ne yapmaya çalıştığını bilmiyorum, embesil embesil hareketler, eylemler. Bunları geçiyorum ama inceden yaptığı Atatürk düşmanlığı benim sinirimi bozan taraf. Ulan donuna kadar Atatürk’e borçlusun bugün, haberin yok, bir de inkar ediyorsun… Gerçi suç bunda değil. Suç bunu böyle yetiştirende. Söylenecek çok şey var ama söylemeyeceğim. Tek istediğim blogumu eline geçirip iyiye adaması. Düşünsenize rencide edici sözler yerine “iyiliğe doğru..” yazan bir slogan. Pembe yerler olmuş yeşil, sanarsın arabistan. hahah…

Falan filan.

“Uzun süredir…” diye başlayan yazılardan hep nefret etmişimdir. Tatil başladığı günden beri hiç bir şey yapmadığım için kendimden bile nefret etmeye başladım. Yazmak için bir şeyler yaşamam gerek, ama şu sıralar yaşamıyor gibi biriyim. Yani kahve içip bir şeyler çizmekten ve özel bir yere bir şeyler yazmaktan başka hiç bir şeyim yok. Aslında böyle mutlu gibiyim. Yani hiç bir şey yapmamaktan. Ama bazı zamanlar sıkılabiliyorum..

Çok sıkıldığım zamanlar genelde film izliyorum. Hani tatil falan ama ben tatil yapmadım daha hiç. Param yok mesela. Yan semte geçecek kadar bile. Bazen oluyor onları da harcıyorum zaten. Mesela soğuk İstanbul’da dolaşmak çok güzel, cebinde paran olmadan. Montun ve atkın olduktan sonra her şey çok güzel gibi. Ama ben bunu yaparken yanımda birinin eksik olması üzüyor beni..

Tribüne gitmemeye karar verdim, hiç bir şekilde. Beşiktaş’ımı çok özleyeceğim belki ama böyle olması gerek. Böyle olması gerek çünkü bilmediğiniz şeyler var. Yıllar sonra çok farklı şekillerde geleceğiz tabi ki. Geleceğim demiyorum, geleceğiz. Birşeyler anlamışsınızdır, o kadar salak değilsiniz değil mi?

Yazıyıda şöyle sonlandırıyorum;
YILDIRIM DEMİRÖREN YEEEEEEEEEEEETEEEEEEEER.

Ritüel EP.

Türkçe Rap‘in önemli isimlerinden Raziel Nisroc, çok uzun süreden sonra Ritüel EP ile sessizliğini bozup, karşımıza çıkıyor. Yaptığı tarzıyla, ses tonuyla Underground’da önemli bir yere sahip olan Raziel, daha önce imza attığı albümlere birini daha eklemiş oluyor. Albüm altı şarkıdan oluşuyor ve kesinlikle hiç bir düet bulunmamakta. Albümün altyapıları Da Poet, Fonetik tarafından hazırlanmış ve mix Hayki tarafından yapılmış. Albümün ilgi çeken kapak tasarımı ise writer olarak tanıdığımız Cype tarafından yapılmış. Deneysel bazda altyapılar ve sıklıkla storytelling öğelerin göze çarptığı ve abstract boyutları şiirsel bir çizgide buluşturan vokal stiliyle “Ritüel EP”yi siz okuyuculara sunuyoruz. Keyifli dinlemeler…
01. Suikast Notları (Produced by Da Poet)
02. Jargon (Produced by Fonetik)
03. Uzaylı (Produced by Da Poet)
04. Esperanza (Produced by Da Poet)
05. Fünye (Produced by Da Poet)
06. Raylar (Produced by Fonetik)

  • Raziel Nisroc – Ritüel EP indirmek için buradan.

*ayrıca albüm hakkında yorumum yakında, önce sindirmeliyim.

Street Soul – Sketch Book.

Tunç “Turbo” Dindaş yönetiminde Türkiye’de ilk grafiti kitabı olarak yayınlanan TURKISH GRAFFITI Vol.1 serüveni geçen senenin sonlarına “STREET SOUL – Graffiti from Turkey” ile devam etmişti. Türkiye’de ki writerların yaptıklarını belgesel bir kitapta bir araya getirmek ve Türk graffitisinin sokaktaki insanlara tanıttığı bu iki kitap yerli yabancı medya ve insanlardan büyük ilgi gördü. Sınırlı sayıda satışa sunulan ilk kitap tükenmek üzereyken, ikinci kitap “STREET SOUL – Graffiti from Turkey” iyi bir satış grafiği ile kitapçılardaki raflarda yerini almakta. Kitap aynı zamanda D&R, idefix gibi sitelerde satışa sunulmuş durumda.

Serinin üçüncüsü olarak “STREET SOUL – Sketch Book Vol.1” hazırlık aşamasında. Dünyadaki tüm writerların sketchlerinden oluşan bu kitap ülkemizdeki graffiticilerinde kendilerini dünyaya tanıtması için bir fırsat niteliğinde. Öteki kitaplarda writerların duvarlarda yapmış oldukları işlerin aksine bu seferde işin mutfağına yani blackbook’lar ele alınacak.

Sketchlerinizin “STREET SOUL – Sketch Book Vol.1″de yayınlanmasını istiyorsanız. Detaylı ve üzerinde uğraşılmış sketchlerinizi scanner’la 300 dpi tarayarak turkishgraffiti@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. Son katılım tarihi: 7 Şubat 2010. Gelen çalışmalar arasında ciddi bir eleme ile seçilen sketchler kitapta yer alacaktır…

Demiş Tunç ‘Turbo’ ağabeyimiz. Gerçekten Türkiye’de hiphop kültürü adına verdiği emekler yok sayılamaz, kesinlikle. Çıkan iki kitap ve çıkacak olan üçüncü kitap arşivlik, herkesin edinmesi gereken. Street Soul kitapları hakkında daha fazla bilgi için buradan ya da şuradan.

Yeni Rakı.

Yeni Rakı‘nın yeni ve harika reklamı. Televizyonlarda yayınlansa bence son zamanların en iyi reklamı olmaya aday. Ancak Tayyeap yüzünden bilindiği üzere alkollü içeceklerin reklamı televizyonlarda yapılamıyor. Olsun biz de buradan sunalım. Zeki Müren ağabeyimizin sözüyle de yazıyı bitiriyorum;
Gönül hicranla doldu…

Siz Hiç Beşiktaşlı Oldunuz mu?

İstanbul otogarı viyadüklerin çevrelediği bir örümcek ağıdır. Ağlarına yalnız bahtsızlar takılır. Parası olmayanların kaderleri değişmesede yerlerinin değiştiği bir başlangıç, yada sondur burası. Hele öğlen kal…kan ya da öğlen ulaşan otobüslerin yolcusuysanız bu hayata sarılma direncinizin ilk test yeri yine bu otogardır.
Öğlen ezanı okunuyordu. Nisandı ama hala kaşkollara sarılmış insanlar, ciğerlerinden çıkan havayı kaşkolun içine üfleyerek ısınmaya çalışıyorlardı. Artvin’e gidecek otobüs yolcuları sigaralarından son bir fırt çekip, otobüsün basamaklarını çıkıyorlardı. Muavin bagaj kapaklarını kapattı, peron görevlisi içerideki yolcuları sayıp, kafasını arka kapıdan uzatıp bağırdı…
Devamını Oku »

2010.

Yeni yılınız kutlu olsun. :)

Palyaço.

illustrasyon: berköztürk

“Palyaço olmak hayatta, hep istediğim şeydi bu. Yüzümü çıkmayan rengarenk boyalarla boyamak ve insanları eğlendirmek” demek isterdim aslında ama palyaçoluk bu değil. Ve ben aslında her daim palyaço oldum hayatta. İnsanlar hep bana güldü.

O’nunla tanışmadan önce her yıl yeni bi’vesveseyle gelirdi. Ama aslında o siyah kansorejen poşetlerin içiydi hep vesvese.

Süslemem gereken bi’ağacım ve gerçekten çok büyük bi’eksiğim vardı. Ağacı süslesem dahi o eksik varken hiç bir anlamı olmazdı. Yine bi’şeyler oldu ve mutlu oldum, mutlu olduk. Ve bunun sonucunda o eksik kapandığı için ağacı süsledim. Geçen seneki yılbaşını hatırladım, ne de güzeldi değil mi? Sarhoştuk, çok sarhoştuk hem de. Sarhoş olmak bile o akşam farklı bi’güzeldi. O güzelliği sağlayan şeydi o…

Zaman su gibi akıp geçsin bu iki yıl falan. Sonra dursun, çok yavaş ilerlesin. Çok saçma gelebilir bi’çoğunuza ama ben böyle istiyorum. Beşiktaş şampiyon olsun istiyorum bu yıl bu arada. Bi’de umarım gitmek istediğim şehire gidebilirim -ki gideceğim ben ne olursa olsun- ama çok çabuk olsun bu yeni yılda. Okuyucular daha sonra yeni yılınızı farklı bir postla kutlayacağım, valla bak..

katlivaciptir #3

Bu mahlukatı blogumda afişe etmek istemezdim ama son zamanlarda nette dolaşan bu ses dosyasını blogumda paylaşmam gerektiğini hissettim. Dinleyin ve etkisinden kurtulamayacaksınız, etkisine girmeyenler 8 gün içinde bu arkadaşı iade edebilir ve parasını geri alabilir! Biz öyle yaptık çünkü. Ayrıca katli vacipmiş.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.